BANDO MÜZİĞİ

Ekleyen:

Merhaba,

Bu gün sizlerle paylaşacağım konu Bando Müziği hakkında. Yaşadığımız coğrafyada askeri müziğin nasıl geliştiğini, hangi çalgıların eski Türkçe isimleriyle nasıl anıldığını ve Askeri Müziğin Avrupada’ki gelişiminin temellerinin nasıl atıldığını İlhan Mimaroğlu’ndan okuyacağız ve öğreneceğiz.

Marşlarımız konusunda öncelikle bahsetmemiz gereken konu Mehterhane’dır. Mehter Marşı dediğimizde kulaklarınızda “Ceddid Deden” eseri yankılanmaya başlamıştır. Aynı zamanda Hababam Sınıfı filminin bir sahnesinde öğrencilerin mehter takımı halinde maça kaçtıkları bölümü de belki hatırlarsınız. İki ileri bir geri adımlarla, büyük davullara vurarak, savaşacakları asker gruplarına nasıl korku saldıklarını belki bilirsiniz. Daha sonra Batı Müziğinin etkisiyle bando adı altında Türk coğrafyasındaki askeri müziğin nasıl değişime uğradığını da gözlemlemişsinizdir.

Tüm bunları öğrencilerimizle paylaşmak yine bizim en büyük görevimiz. Bu yüzdendir ki size güzel bir kaynak olması sebebiyle aşağıdaki yazıyı paylaşmak istiyorum. Zevkle ve düşünceyle okumanız, derslerinizde yardımcı olması dileğiyle.

İyi çalışmalar.

NOT: Yazının sonunda her zamanki gibi konuyla ilgili videolar paylaşacağım.

 

BANDO MÜZİĞİ

Askeri bando müziği söz konusu olduğundan Mehterhane müziğine öncelikle değinmek uygun düşer. Çünkü Türk askeri müziğinin çok uzun bir geçmişi vardır ve bu müziğin, Avrupa’nın gerek sanat müziği, gerekse bando müziği üzerinde etkileri olmuştur. Bu konuda Mahmut Ragıp Gazimihal’in verdiği bilgiler şöyle özetlenebilir:

İlk çağ uygarlıklarından daha önceki çağlarda ordular müzikten yararlanmaktaydı. Bu ara Türk askerlik tarihinde müziğin yeri üzerindeki anılar M.Ö. dördüncü yüzyıla kadar inmektedir. Daha önceki çağlarda da Türklerin bir müziği olduğu sanılmaktaysa da, bu sanıyı destekleyecek kesin belgeler yoktur. Gazimihal, “Mehterhane” kelimesinin ve aynı anlama gelen “Tabilhane” ve “Nakkarhane” sözcüklerinin öz Türkçe olmayışına bakarak, Mehterhane ocağının kaynağının Türk değil de Arap ya da Fars olduğunu sananların yanıldığını öne sürüyor. Bundan başka, Mehter takımlarında kullanılan çalgıların adlarının (zurn, nefir, tabil, zil) aynı yanlış sanıyı uyandırabileceğine değiniliyor. Bu adların aslında, Türklerin İslamlığı tanımalarından sonra kullanılmaya başlandığını, oysa kurumun olsun, çalgıların olsun kaynağını Orta Asya Türklerinde bulduğunu belirtiyor. Orhon Yazıtları’nda (M.S. yedinci yüzyıl) ve Kaşgarlı Mahmut’un “Arapça İzahlı Türkçe Lûgatlar Divanı”na, Farabî ve Hârezmî gibi bilginlerin müzik üzerindeki kuramsal yazılarına, Fars ve Çin kaynaklarına dayanarak Gazimihal, “Tabilhane”nin kağanlar sarayındaki en eski adının tuğ olduğunu, tuğu kuran çalgıların da yırağ (sonra bizde zamanla zurna adını alan çalgı), borguy (öbür adlarıyla bunu da bug, Arapça adıyla nefir), küvrük (sonra bizde kös adını alan çalgı, büyük davul), tümrük (sonraki adıyla tabil ya da dühül, bu günkü adıyla davul) ve çeng (zil, Fransızca adıyla cymbale; bundan başka gong kelimesi de buradan türemiştir) olduğu belirtiliyor.

Çin kaynaklarına göre M.Ö. ikinci yüzyılda Türk kağanının sarayına giden bir Çinli general orada tuğ takımını dinlemiş, dönüşünde tuğ çalgılarını Çin sarayına götürmüştü. Kağan sarayının Tuğ müziği daha sonra Hindistan’a da ulaşmıştı. Tabla adı verilen Hint el davulunun sonra tabil adını alan Türk tümrüğü olduğu, Çin sarayında kullanılan hu kya adlı nefes çalgısının, Avrupa trompetinin atası sayabileceğimiz Türk borguyu ile aynı çalgı olduğu kestirilebilir.

Türklerin Orta Asya’dan batıya doğru göç etmeleriyle tuğ takımları da dağılmamış, Türklerin sonraki uygarlıklarında süregelmiştir. Arap gezgini İbn-i Batuta, dolaştığı her ülkede tabilhane takımlarıyla karşılaştığını bildiriyor. Nitekim, İbn Batuta’nın çağına, on dördüncü yüzyılın ikinci yarısına varana kadar başlıca Türk uygarlıklarının her birinde, Selçuklularda, İlhanlılarda, Özbeklerde ve Memlûklarda tabilhane takımları vardı. Osmanlı Mehterhanesinin “kat” sayısı da, bu kurumun Orta Asya Türklerinin geleneklerini sürdürdüğünün bir tanıtıdır. “Kat” terimi, mehterhane müziğinde her bir çalgının sayısını anlatır. Demektir ki dokuz katlı takımda, her bir çalgıdan dokuz tane vardır. Kaşgarlı Mahmut, Balasagn Türkmenlerinde dokuz sayısının kutsal olduğunu belirtiyor; bu bilgiye, Osmanlı mehterhane müziğinin tek sayılı kartları, (üç, beş, yedi, dokuz) bu ara dokuz katlı mehter takımlarının varlığı arasında bir ilinti kurulabilir. Osmanlı Mehter takımları, sanıldığı gibi, yalnızca Yeniçeri kıtalarınca kurulmuş değildi. Osmanlı ordusunun her sınıfında, her bölümünde, yaya olsun, bindirilmiş olsun, mehter takımları vardı. Mehterhane, sivil hayata da ulaşmıştı. Her kasaba ve köyün mehter takımları olduğu gibi, esnaf localarının da mehter takımları vardı. Bunların yanında Avrupa’daki Türk elçilikleri de kendi mehter takımlarını kurmuşlardı. Özellikle bu yolla, mehter müziğinin Avrupa Bando müziğini yönetenlere etkisi oldu. Batı saraylarında Türkiye’ye bu konuda inceleme yapmak üzere uzmanlar gönderildi. Bununla birlikte, Avrupalıların ilgisini asıl, mehter kurumunun kendisi, örgütünün sağlamlığı ve genişliği çekmişti; mehter müziği, Avrupa’da gelişedurmakta olan ve bando müziğini de etkileyen çokses müziğinden bambaşkaydı. Bu bakımdan mehter müziği, Avrupa müziğiyle birleşemedi. Avrupa müziğine yalnızca geçici etkileri oldu. Beethoven’in dokuzuncu senfonisinin son bölümü, “Atina Yıkıntıları” ve “Egmont” müziklerinin kimi bölümleri, Mozart’ın “Türk konsertosu” adıyla anılan keman konsertosunun son bölümü ve La majör (çeşitlemeli) klavye sonatının Rondo alla turca bölümü bu etkinin izlenim yoluyla gerçekleşmesinin başlıca örnekleri arasındadır. Mozart’ın sözü geçen rondo’sunda sol el ritmi davul düm-tek’lerine, sağ el melodisi de zurna melodisine benzetilmiştir.

Avrupa’da bando müziğinin ve genellikle nefes çalgıları orkestrası müziğinin evrimi, Orta Çağ boyunca, Avrupa’nın toplum koşullarına bağlı kalmıştır. On ikinci yüzyıldan önce Avrupa’da halk müziği gezgin çalgıcıların ve şarkıcıların elindeydi. Bunlar şenliklerde bir araya gelirler, çalarlar, söylerlerdi. Bu çalgıcılar trompet ya da büyük davul çalamazlardı. Çünkü prensler engel olurlardı çalmalarına. Prenslere göre trompet olsun, büyük davullar olsun ancak saraya bağlı müzikseverlerin, toplumun üst yapısında önemli bir yeri olan kişilerin çalabileceği çalgılardı. Bu çalgılar yalnız, “resmi” törenlerde ve şölenlerde kullanılırdı. İngiltere’de Sekizinci Henry’nin olsun, Kraliçe Elizabeth’in olsun, bandoları vardı. Elizabeth’in, 1587 yılında, saray bandosunda daha az sayıda başka çalgıların yanında, on tane trompet ve altı tane trombon olduğu biliniyor. 1680 yılında Saksonya Prensinin yirmi trompet ve üç davuldan kurulmuş bir bandosu vardı. Öbür sarayların hemen hemen hepsinde trompet ve davul bölükleri kurulmuştu. Alman İmparatorluğunda krallık trompetçileri ve ordu davulcuları bir de dernek kurmuşlardı.

Halk çalgıcılarının prensler önünde trompet ve davul çalmaları yasaktı ama bunlar, prenslerin gözünden uzak, çalışmalarını sürdürürlerdi. On üçüncü yüzyılda, çıkarlarının korunması amacıyla bir de dernek kurmuşlardı. Bu derneği kuranlar özellikle, gezginlikten yorulup, bir kente ya da kasabaya yerleşmek, kendilerine gezgin şarkıcı gözüyle bakılmasını önlemek isteyenlerdi. Üç ülkeye; Fransa, İngiltere ve Almanya’ya yayılan bu kurum, her üç ülkede çalışan kent ve kasaba şarkıcılarını koruyordu. Innungen adını taşıyan bu derneklerin ilki, 1288 yılında Viyana’da kurulmuştu. Dernek, sarayın da kendileriyle ilgilenmesini sağlamış, Kont Peter von Ebersdorff’u saray temsilcisi olarak seçmişti. Viyana’da kurulan ilk dernek sonraları bütün Avrupa’da kurulan bu türden derneklerin örneği oldu ve halk müzikseverleri, Almanya’da olduğu gibi, İngiltere’de ve Fransa’da da sarayca korunmaya başladılar. Bu ara, 1426 yılında İmparator Sigismund, Ausburg kasabasında, bir trompet ve davul bölüğü kurma yetkisini tanıdı. On dördüncü Louis de, Lully’yi askeri bandolar kurmakla görevlendirmişti. Bununla birlikte askeri bandoları saray pek önemsememiş olacak ki aynı Louis, 1683 yılında “aşırı giderlerin kısılması için, bandolardaki üye sayısının azaltılmasını” buyuruyordu. Oysa aynı sıralarda bir batılı gözlemci, Edirne’de dinlediği mehter takımı ile ilintili olarak “henüz bu kadar güzel tanzim edilmiş bir şey” duymadığından söz ediyordu.

On yedinci yüzyıla varana kadar bando trompetçileri çaldıkları müziği kulaktan öğrenirlerdi. Bununla birlikte, kasaba bandolarının görevlerinin gitgide artması, kullanılan çalgıların türünün de, sayısının da artmasını sağladı. Müzik sanatının her dalında gitgide hızlanan evrimi, bando müziği de, uzaktan bile olsa izlemeye koyuldu. Osmanlı İmparatorluğu’nda Mehter müziği, kendi sınırları içinde kapalı ve durgun kalmışken, Avrupa’da bando müziği gitgide gelişiyordu. Bu ara trombonlar genellikle kullanılmaya başlandı. Flütler, obualar bandoya girdi. Klarnetin, fagotun ve kornonun ortaya çıkmasıyla bando, bu çalgılara da kuruluşunda yer verdi. On sekizinci yüzyılın ortasında bando müziği artık kesin sayılabilecek bir çalgılamaya ulaşmıştı. Zil, üçgen ve pes davul gibi, doğuda yüzyıllar boyunca kullanılan vurma çalgılar bandoya ilk bu yıllarda girdi.

Birçok bandoyu bir araya getirip çaldırma yolunda ilk çaba diye, 1838 yılında Rus Çarı Nikola Berlin’e geldiğinde yapılan şenliklerde Prusya kralının on altı piyade bandosuyla, on altı süvari bandosunu bir araya getirip çaldırması gösterilir. Böylece 1000 nefes çalgısı ve 200 vurma çalgısından kurulmuş bir topluluk, Çar Nikola’nın karşısında çaldı. Bu tarihten on iki yıl önce Osmanlı İmparatorluğu’nda, Mehterhane kurumu kaldırılmış, yerini batı yöntemlerine uyan “bando mızıka” ya bırakmıştı.

Cumhurbaşkanlığı Armoni Mızıkası, bu gün yalnız törenlerde değil, aynı zamanda konserlerde de, senfonik bando için ya doğrudan doğruya yazılmış ya da düzenlenmiş “ciddi” müzik çalan büyük nefes çalgıları büyük nefes çalgıları topluluklarının bir örneğidir. Belirtmek belki gerekmez ki bütün dünyada, özellikle batı ülkelerinde, bu türlü senfonik bandolar çoktur. Bir yandan askeri tören müziği, kendi sınırları içinde, ulusal özelliklerden gitgide uzak, evrensel bir tekniğe, fakat hiçbir müzik değeri taşımayan bir tekliğe bürünmüşken, öte yandan da senfonik bando müziği, sanat müziğinin donuk bir yankısı olsa bile, gene de sanat müziğine koşut bir yoldan gelişmiştir. Jean Jacques Rousseau, ansiklopedisinde, Fransa’da tek bir trompetçinin bile doğru nota üfleyemediğinden yakınmıştı. Oysa bu gün durum, Fransa’da olsun, gelişmiş senfonik bandoları olan öbür ülkelerde olsun, Rousseau çalgıdan çok ayrıdır. Bugünün ileri gelen bandoları, ileri gelen senfoni orkestralarıyla, çalış yetisi açısından boy ölçülebilecek kattadır.

Amerika’da bando müziği özellikle gelişmiş durumdadır. Bu türün Amerika’da ileri gelen yöneticileri Patrick Gilmore (1829-1892), “Marş Kralı” adıyla anılan John Philip Sousa (1854-1932) ve Edwin Franko Goldman’dır (1878). Goldman Bandosu bu gün, senfonik bando müziğinin simgesi durumundadır ve bu topluluğun dağarında, Hindemith gibi, Schoenberg gibi saygın çağdaş bestecilerin doğrudan doğruya bando için yazdıkları yapıtlar vardır.

Kaynak: Müzik Tarihi / İlhan Mimaroğlu / Varlık Yayınları / 1999

 

Kategori:
Genel
Paylaşım